15 Eylül 2017 Cuma

Yüz elli dört

Söze nereden ve nasıl başlayacağımı bilmeden, içimden attığım çığlıkları kelimelerle buluşturma kararı almışken bunu daha fazla ertelemek istemediğim için aceleci tavrımla klavyenin başına oturduğumda saat tam olarak 18.37.

Eşimin gelmesine yaklaşık olarak 23 dakika var ve oğlum henüz 5,5 aylık olmasını göz ardı ederek parke üzerinde kendini kaydırmak kaydıyla ulaşmak istediği dolaplara ulaşarak küçücük boyuna bakmadan karıştırma eylemini erken yaşına aldırmadan gerçekleştirmeye çabalıyor. Bense; yemek yapmamış, evi toplamamış ve dahi tezi için araştırmalar yapmamış biri olarak bu manzara karşısında inanılmaz şekilde rahatlığımı sürdürüyor ve parmaklarımı klavye üzerinde dans ettirmeye devam ediyorum.

Yakın geçmişimizde yer alan çalışan annelere günümüzde eklenen okuyan anneler takımının asli üyelerinden biri de benim.

Dağınık ve tembel ruhuma önce evlilik sonrasında çalışma hayatıyla beraber sürdürülen evlilik yeterince ağır gelememiş olacak ki bu ikisine bir de üçüncü olarak öğrenciliği  eklediğimde henüz 11 aylık evliydim. bir koltuğa üç karpuz sığmaz felsefesiyle çalışma hayatımı arkamda bıraktığım günün hemen ertesinde hamile olduğumu öğrenmiş olmam ise, allahın bana "sana üçlemeler yakışır" mesajıydı muhtemelen. Evet; artık hem bir öğrenci, hem bir ev hanımı hem de bir anne adayıydım.

Uzun uzadıya hamilelik serüvenimi yazmak niyetinde olmadığım gibi (en azından şimdilik) ben daha çok doğum sonrası kendime eklediğim sıfatlardan, ve tabii kimliklerden bahsetmek istiyorum. Örneğin;


---ne güzel yazmışım 23 aralıkta. Keşke devam etseymişim.

20 Ağustos 2017 Pazar

Yüz elli üç

Atlet giymiyor, sen anlamıyorsun üşür.
Rüzgar çarpacak.
Çorapsız çocuk gezdirilir mi?
Ortopedik ayakkabı giymeden çocuk mu yürütülür.
Böbreklerini üşütecek.
Yemiyorsa peşinde dolanacaksın.
Aç bırakma çocuğu.
Kilo aldıracak şeyleri zorla yedir.
Çok zayıf, yedirmiyor musun?
Kanguruda mı taşıyorsun hala, artık büyüdü.
.....
.....

Birisi de çıkıp "helal olsun be, tek başına büyüttün çocuğunu, kimseden bir yardım istemedin" demiyor.
Bu yüzden insanları sevmiyorum.
Bu yüzden herkesten uzaktan olduğum için mutluyum.


Doğum yaptığım günden beri yalnızım.

Ama çorap giydirmediğim için, yemek yesin diye peşinde gezmediğim ya da burnunu sıkıp zorla yedirmediğim için "iyi bir anne" değilim.

İlginç.

İsteyen bu yazımı üzerine alınabilir.

11 Ağustos 2017 Cuma

Yüz elli iki

 Ruhumu oymuşlar da içinde küçücük minicik bi boşluk oluşturmuşlar sanki. Çıplak gözle baksan göremezsin. Ama içten içe soğuk vurduğunda titrersin. Ufacık rüzgarda diş çürüğü gibi sızlar sanki. Hani ağrımaz da minicik bi üfürükte yakar soğukluğuyla gibi. 
Velhasıl. Kalbim kırık yine. Elle tutsam tutamam sebebini. Ama baksam avuçlarıma bir sürü cam kırığı. Anlat desen anlatamam. Ama acıtıyor işte. 
Hayat garip derim sürekli. Yine tekrarlıyorum. Hayat garip.  kimse senin olmadığı gibi sen de anne baban dışında kimsenin değilsin. Kimseden bi parça değilsin. Umarım oğlum benim gibi; insanların gülüşündeki belkilere umut bağlamak yerine, kimseden olmadığı bilinciyle, beklentisiz, mutlu ve huzurlu büyür. 
İçimden gelmeyenleri bir kenara bırakarak yaşamaya çalışalı çok oldu. Ama bazen küçük anlar bile olsa sözlerin içtenliğine inanmak istiyorum. Sonrasında üzülen yine ben oluyorum. 
Dediğim gibi. Ben yaşadım ben yaşarım, oğlum yaşamasın oğlum bilmesin oğlum üzülmesin. Tek dileğim. Her anne gibi. Güzel gözlerine hüzün kalbine boşluk değmesin.
Aslına bakarsan ben böyle böyle güçlendim. Bebek arabamı yerden kaldırması için taksiciden yardım beklememeyi bile eşim çok uzaklara gittiğinde yalnız kalışımla öğrendim. Oysa ne basit mevzu. Yine de aslında tüm özeti hislerimin. 
22.10- 10 Ağustos 2017- bahçeşehirdeki küçük evim

18 Ocak 2017 Çarşamba

yüz elli

Bir çocuk sahibi olmak, onu hep olduğu anda tutmak arzusuyla yanıp tutuşmakmış meğer. Artık oğlunun lekeli badisini bile 10 yıl saklayan anneleri daha iyi anlıyorum. Sakladığın her bir parça eşyası yıllar sonra seni o ana geri getirecekmiş gibi sanki.

Hiç büyümese ama öte yandan da "2 yaşında nasıl görünecek acaba" merakı. Hrp küçücük kalıp göğsümde uyusa ama diğer yandan "okula başladığı günler gelecek mi" düşüncesi.

Anne olmak, baba olmak, olduğun zamanla yetinememek, zamanı yettirememek, günler geçir giderken hızına yetişememek ama aynı zamanda zaman hiç geçmesin istemekmiş.

Nasıl da hızla büyüyor güzel boncuğum. Bebeklik dönemi neden bu kadar kısa? Özleyelim ve daha çok çocuk yapalım diye mi :)

16 Aralık 2016 Cuma

Yüz kırk dokuz

27 yıllık hayatımda kendime öğretemediğim ama Çınara muhakkak öğreteceğim bir şey var; kırıldıysan söyle. Rahatsız oluyorsan söyle. Sevmiyorsan söyle. İstemiyorsan söyle. Cevabın hayır ise söyle.

Çoğu insan ne kadar alıngan olduğumu bilmez. Çünkü alındıysam da kırıldıysam da önemsemiyormuşum gibi yapar güler geçerim. Oysa ufacık bir bakış yüzünden tek bir kelime yüzünden sahibinden habersiz uzun süre kendi içimde küs kaldığım olmuştur.

Aslına bakarsanız, ne zamanki susmuşsam muhtemelen bir şeye kırılmış ve mıhtemelen hala kendi içimde çözümlememişim demektir.

İnsanların sen sustukça arsızca devam etmeleri ise çok başka bir konu. Bazen içimdeki fırtınalara yenik düşüp bir yanım "sor hesabını" dese de o yanımı her daim susturan bir yanım daha var.

İnsanları anlamıyorum. Bazen gerçekten anlamıyorum. Samet okursa kızacak. "Neden bu kadar önemsiyorsun" diye.


6 Aralık 2016 Salı

Yüz kırk sekiz

Hamileliğimden beri ayak ağrısız uyuduğum ya da ayak ağrısız uyandığım tek bir gün bile yok. Çünki artık şüşkoyum.

Hala artı 10 kilodayım. Çakılı kaldım. Onca yorgunluğa rağmen hem de. Sadece anne olsam bu kadar yorulmazdım muhtemelen. Ama hem anne hem temizlik mühendisi hem aşçı ve hem de öğrenci olunca inanılmaz yoruluyorum. Özellikle son zamanlarda Çınar'ın  artık hiç yerinde durmayan bir bebe'ye dönüşmesi tüm işlerimi Zorlaştırdı. Tüm gün kah yuvarlanarak kah boğuşarak kah gülerek yorulduktan sonra, onu uyutunca yatıp ayaklarımı uzatmak istesem de, gündüz uykularında ev işi ve yemek, akşam uykularında okul ödevleri notları tez makaleleri derken bir bakıyorum dinlenmeye yine vaktim olmamış. Yine de ne serden vazgeçebiliyorum ne yardan.

Doğum yaptığım günden beri tek başıma yetişmeye çalışıyorum tüm bunlara. Çünkü yardım istemekle ilgili problemlerim var. Çünkü malesef yardım istediğime pişman olduğum vakalar var. İstemeseydim daha iyiydi dediğim durumlar da var.  En iyisi kendi yağımda kavrulmak. 

Bazen Çınar'ı babasına bırakıp diğer odaya geçtiğimde bile vicdan azabı çekiyorum. Onsuz geçirdiğim her dakika ona haksızlıkmış gibi sapkın düşüncelerim var. Zaten anne sütünü de memeyi de reddeden bir çocuk, bari aramızda bağ oluşsun diye onsuz dakika geçiremeyecek hale geldim. 

Yazasım yok. 

30 Kasım 2016 Çarşamba

yüz kırk yedi

Altıncı ayında bebeğinin odasını ayırabilen annelere hem hayranlık hem şaşkınlık duyuyorum. Nasıl başarabiliyorlar? Ben daha yatağımı bile ayıramadım nerede kalmış odasını ayırmak. Hoş odasını ayırmaya kalkışsam gönderecek bir odam da yok ama konumuz bu değil :)

Hamile olduğumu öğrendikten sonra hiç "nasıl bir beşik almalıyım" diye düşünmedim. Sadece "next to me nin hangi rengini almalıyım diye düşündüm o kadar. O zaman bile benden uzakta uyuması fikrini düşünmemişim bile. Hatta bir çok insan "o beşik çok küçük anca bi kaç ay kullanabilirsiniz kullanışlı olmaz" dediğinde "odamız küçük" dedim geçtim. Oysa arka planda sametle birbirimize "ya zaten bizimle uyuyacak bu beşik bile fazla" dedik.

Doğrudur yanlıştır tartışılır ama ben sanırım evlendirene kadar oğlumla uyuyacağım :)

Çınar Kaan beşinci ayını doldurdu ve hala çoğu zaman ortamızda uyuyor. Çoğu zaman uykusunda beşiğinden yatağımıza alıyorum. Çünkü anne yanı olan beşiğimiz benim solumda kalıyor. Fakat çoğunlukla sağıma dönme ihtiyacı duyuyorum ve ona arkamı döndüğümde onu kenara atmışım gibi hissediyorum. Böyle sapkın hisler içindeyim. Velhasıl bazen sarılarak bazen itişerek üç kişi beraber uyuyoruz.

Konuşmaya başlayıp "eee yeter be bıktım sizden. Oda istiyorum yatak istiyorum ayrı uyumak istiyorum" diyene kadar da böyle devam edicez sanırım.