26 Aralık 2014 Cuma

yetmis dort.

Bilmem ki erken mi bu yazi icin? Cunki isterim ki 2014un son yazisi 2014un degerlendirmesi olsun. Simdi yaziyor isem 2015e girene dek yazi yazmamam sartmis gibi iste.

Neyse..

Dogruya dogru 2014 her anlamiyla benim yilimdi. Cok sukur.

2014 beni ogretmen yapan seneydi en basta. Hayatimin sonuna kadar ogretmen kalmak isterdim aslinda. Ama iste sartlar ne gosterir bilemiyoruz. 2014 bana uzun sure ilke ve tek kalacak ogrencilerimi verdi.

Sonra sevdigim adamin soyadini verdi elbette. Artik 2 ismim 2 de soy ismim var. Ne mutlu.

Ailelerin tanisma fasli. Isteme, soz, nisan, ev bulma fasli, gelinlik diktirme, esya secme, kina gecesi, dugun... Bunlarin hepsi 6 ay icinde oldu ve hala kendime inanamiyorum 6 ay icinde nasil oldu diye. Biraz daha uzatip daha fazla keyif mi alsaydim bu surecten?

En mutlu oldugum gun isteme-soz diye adlandirilan gundu bu surecte. Katildigim en harika kina gecesi de benimkiydi itiraf edeyim :) Azcik da oynamayi bileydim daha iyi olacakti :)

Egitim anlaminda da sansimin en yaver gittigi seneydi 2014.

Dusunuyorum da istedigim her seye bu sene kavusmusum.

Dilerim 2015 de ayni keyifte ilerler.

Ne bicim bi yazi oldu be bu. Samet yuzunden iste. 10 kere aradi yaziyi yazmaya baslayali beri. Duyguya giremedim ki.

24 Aralık 2014 Çarşamba

yetmiş üç

"Oy benim balkupum hasta mi olmus" diyerek yanagimdan makas alan sonra da karsimdaki koltuga elinde kumandayla uzanan bi adamla evliyim.

Saka saka. Hakkini yiyemem.

Ihlamurumu yapti icine bal bile katti(-tum tezgahimi ihlamur yapraklari kapladi, tezgahima bal damlatti ve kendimi iyi hissettigim ilk an onlari temizlemek zorunda kaldim), ise gittiginde iceyim diye portakal suyu sıktı birakti (makinayi ben yikadim), yemek yapti (hazırladigim yemegi firina koydu), sofrayi topladi (tezgahim bulasik dolu), meyve soydu (bu noktada bana bisey birakmadi copleri atti)..

Cok simartiyor beni ilgisiyle. Napmali nasil onlem almali bilmem.


13 Aralık 2014 Cumartesi

yetmiş iki

Rica ediyorum insanlar bırakın da benim olan bende kalsın. Bırakın da benim olan hakkında sadece benim söz hakkım olsun. Hiçbirinizden yardım istediğimi hatırlamıyorum. Hiçbirinize fikir danıştığımı anımsamıyorum.

Hala neden peki benim olanın üstünde sizin elleriniz?

Sabır kelimesinin beni bunca yoracağını bilmezdim.

Gideyim de kahvaltı yapmaya çalışayım.

2 Aralık 2014 Salı

yetmis bir

Benim cani gonulden arzu ettiklerime, cabaladiklarima hoooop bi anda konuveren insanlara gercekten gicik oluyorum elimde degil.

Cunku ben biseyi kolay kolay bu kadar cok istemem. Evet cok seyi isterim. Ama hani isteklerim armut pis agzima dus olsun diye beklerim. Ben bi sey icin cabaliyosam hakkaten o sey icimde biyerlerde cook cook manalar barindiriyor demektir.

Hirs ne bilmezdim 2 yil oncesine kadar. Ama son 2 yildir ciddi manada hirsim sirtimda kamci oldu. Hala ulasmam gereken yere ulasamadim o ayri mesele..

28 Kasım 2014 Cuma

yetmiş.

Kalbimi kim avuç içlerine alıp da bu kadar sıkıyor?
Nefesim sanki bana yetmiyor.
Bu gece çok yalnızım.
Bu gece çok mutsuzum.
Bu gece çok kırgınım.
Ve pişman.
Gördüklerime mi daha çok pişmanım söylediklerime mi? Bunun bile ayırdını yapamıyorum.

Oysa dün gece nasıl da mutluydum. Ve nasıl da huzurluydum.

Iyi geceler.

21 Kasım 2014 Cuma

altmis dokuz.

Biliyorum ki bugun cikip isinde iyi bir uzmana gitsem; yuzdelik oranini net kestiremesem de belli oranda otist cikarim. Bunu bilip bununla yasamayi ogrnedim. Dahasi hayatimdaki insanlara da ogrettim saniyorum.

Tuhaf takintilarim var. Ve artik onlari yenebilmek icin kendimle savasmayi biraktim. Yastigimin kenarini kivirmadan uyuyamiyorsam eger, biraktim oyle uyuyayim. Kivirmadan uyumayi deneyeceksin elif, direktifini kendime verdigimde sabaha kadar aklim yastikta kaliyor ve uyuyamiyorsam biraktim oyle kalsin.

Yilin ilk erigini yemek icin sameti bekliyorsam illa mesela (ki bu son 2 senedir yeni basladi) insanlara bana israr etmemeleri gerektigini anlatiyorum. Inatlasmak beni yoruyor cunku. Yemiyorum iste yiyemiyorum.

Sakiz cignemek dis sagligina zararli olsa da, artik hayatimdan cikarmis olsam da, hani olur da sakiz isterse canim ve cignemeye karar verirsem, gelirse onume 5li pakette falim, illaki en ortadakini isterim, sebebi yok.

Ve bu yaz sevgili kuzenim Ayse'nin bana bulastirdigi takintisi: herkesin dogradigi domatesi yiyememek. Yani kimseninkini yiyememek degil ama herkesinkini de yiyememek.

Senelerin inadi; kimsenin sicagina oturamamak. Metrobuste metroda asla oturamam bu yuzden birinin kalktigi yere.

Ve elbette daha bir cogu.

Son zamanlarda degisen hayatimda beni en cok yoransa, hayatimin degismesiyle beraber hayatima aldigim yeni insanlara hitap seklim.

Hala anne baba hala dayi teyze yenge diyemiyor olusum sametin ailesine.

Cunki benim icin cok zor. Anneme babama halama dayima haksizlik gibi. Bana haksizlik gibi.

Benim olmayani bana diretiyorlarmis gibi.

Kimseyle bir problemim allaha sukur yok. Hayatimda olmalarini da (hayatima insan alirken zorlanmama karsin) seviyorum.

Ama toplumun bana dayattigi bu "bu insanlar senin artik. kabul etmek zorundasin" tavri bana haksizlikmis gibi geliyor.

Anlatamadim yine di mi?

Kendimi anlatmayi ogrendigim gun tum takintilarimin yorgunlugundan arinicam saniyorum ki.

20 Kasım 2014 Perşembe

altmis sekiz.

Sana da oluyor mu hic?

Olmadik anlarda olmadik huzunler doluyor mu icine? O an bu hayatta en cok sevdigin insanlarin hepsine ulasip iyi olup olmadiklarini ogrenmek istiyor musun sen de?

Bana oluyor iste. Bi bakiyorsun annemi aramisim iyi olduklarindan emin olmak icin.

Bi bakmissin sameti ariyorum 'sagina soluna dikkat et karsidan karsiya gecerken' diyorum.

Bilmem oyle iste. Bana oluyor. Bazen de degil hep oluyor.

Evimizda bi tane turkce karakter barindiran bilgisayar yok. Gicik oluyorum. Sirf bu yuzden hep telefondan yazi ekliyorum.

Bi tane bile yok ne demek ya. Sanki evimizde 33 tane bilgisayar var da 1 tanesi bile turkce klavye barindirmiyo gibi oldu.

18 Kasım 2014 Salı

altmış yedi

Allah şu hayatta kimseyi düşmanımı bile ailesiz bırakmasın.

Çok büyük zorluklarla karşılaşmadım çok şükür. Ama ufacık tefecik içi dolu turşucuklarda bile, özellikle evlendikten sonra çokça "ailem var" hissi nasıl güven veriyor bunu anladım.

Allah kimseyi ailesiz bırakmasın. Herkese aile olmayı nasip etsin. Bize de tabii. En hayırlı zamanda. Ehimehi.

14 Kasım 2014 Cuma

altmış altı

Nişan sonrası ev konusu açıldığında nerde oturmak istediğimi biliyor ama fiyatlar yüzünden bunu çok da dillendiremiyordum.

"Nerdesin" diye sorduğumda "sence gözümde kalplerle evleri izliyorsam nerdeyimdir" diyordum mesela sadece.

Hep söylerim tadını bilmediğim bir yemeği sevip sevmeyeceğimi bile bilen bi insanım. Içini görmediğim bi evi isteyebilirim o zaman.

Allahın sevdiği kullarındanım bunu da biliyorum.

En çok istediğim yerde oturuyorum.

Ama yalnızım ve dün gece "ben burayı sevmiyorum" diye ağladım yine.

Ev alma komşu al demişler ne de güzel söylemişler. Bi tane normal insana rastlamadım henüz. 

9 bloktan ve her blokta 14 kattan ve her katta 5 daireden oluşan bir sitede oturduğumuzu düşünürsek ne kadar yazık bi haldeyim anlarız.

Asansörde karşılaşıp selam verdiğimde alan insan şu ana kadar yalnız bir kişi.  Rakamla 1.

Aynı asansörü beklerken kapı açılıp içine giren ve gideceği kata basıp hemen kapıları kapatan ve bizi asansöre almayan da yan komşum. Şok olup bi 4 dakika yalnızca birbirimize baktık sametle. Ve diğer asansör bozuktu ve biz 14 üncü katta oturuyoruz ve resmen onun aşağıya inmesini ve asansörün geri yukarıya çıkmasını bekledik.

Bi allahın kulu bize ne eşya taşırken ne yeni geldiğimizi gördüklerinde ne de sonrasında hoşgeldiniz demedi.

Kimse bize aşure getirmedi.

Gülümsemeyi bilmeyen insanlarla bir arada yaşamak zormuş. 


11 Kasım 2014 Salı

altmış beş

Ne kına gecesinde ne düğün günü evden çıkarken ağlamamış bi insan olarak, izleyecek alternatif bulamadığımız için izlediğimiz fakat başından sonuna kadar her sahnesiyle dalga geçtiğimiz "evim sensin" filminde baba kız konuşması sahnesinde salya sümük ağladım. 

Filmden bahsedecek olursak, kötüydü. 

8 Kasım 2014 Cumartesi

altmis dort

Dusunmekten ve kendi kafamin icinde konusmaktan beynim dugum dugum oldu.

Allah hepinizi iyi insanlarla karsilastirsin dostlarim. Kendi kafanizin icinde konusmaniza sebep olmayacak insanlarla.

Allah size omurluk secimlerinizin bedelini susmak zorunda kalarak odetmesin.

Benden daha az sevin ki daha cesur olun.

Sabahin 7 bucugunda kafamda kuramadigim cumleler oynasirken ben sameti izliyorum.

29 Ekim 2014 Çarşamba

altmış.

Uykudan uyanıp üzerimi örten bi adam varsa artık hayatımda, çorap giy ayağına diye kızıyorsa, evimi özledim diye ağlarken sarılıyorsa bana...şanslıyım demektir işte.

27 Ekim 2014 Pazartesi

elli dokuz

Balayından bildiriyorum. Siz siz olun sakın "amaaaan oranın soğuğundan nolur sanki" diyerek yanınıza hep ince kıyafetler almayın. Bizim gibi bereket taşıyan bir insansanız yağmuru beraberinizde getirir ince giyinir ve benim gibi hasta olursunuz. Öhhö öhhö

23 Ekim 2014 Perşembe

20 Ekim 2014 Pazartesi

elli altı

Son bi iki senedir "evlenicem" diye saçlarımı uzatıyordum. Kırıklarını bile aldırmayıp o kırıkları kurtarmak için saç bakımlar uyguluyordum.

Sonra noldu?

Bugün kına gecem vardı ve bitti.

Saçlarımı artık kestirebilirim.

Çok da güzel geçti. Hayalimdekinin ötesiydi.

Arkadaşlarıma kuzenlerime tüm orgsnizasyon için ne kadar teşekkür etsem az kalır.

Saçımdan makyajıma kıyafetime çıkış dansından kına türküsüne kadar her şey ama her şey harikaydı.

Çok şükür bin şükür.

Darısı düğün başına.

19 Ekim 2014 Pazar

elli beş

14 saat sonra kına gecesi olan bir kız olarak uyumam gerek. Fakat hala uyuyamadım. Üstelik heyecandan değil içtiğim kahve yüzünden kaçtı uykum.

Heyecan da var elbet. Ama kına gecesi olan bir kızdan ziyade yarın müsameresi olan bir çocukmuşum gibi. Ya da sanki aylardır hazırlandığım resital yarınmış gibi.

Uyumam gerek.

Heyecanlı ve hüzünlüyüm bence.000

13 Ekim 2014 Pazartesi

elli dört

Bugün eşyalarım gitti. Yani aslında artık saat itibariyle dün oldu. Eşyalarım diyorum ama asıl adı "çeyiz gitmesi".

Duygulanamadım bile telaştan. Çünki her işimiz acele. Her işimiz son dakika. Malesef ki hiçbiri törenle olamıyor. Evet malesef. Çünki her biri törenle olsun isterdim.

Annem "sametin gözlerinin içi gülüyordu çok hevesliydi çok mutluydu" dedi. Onu bile farketmedim. Bence biraz heyecanlıydı.

Bense fazla hissizdim nedense.

Yarın mobilyalarımın bir kısmı gelecek. Yani saat itibariyle bu sabah.

Lütfen bekeldiğimden de güzel olsunlar. Amin.

10 Ekim 2014 Cuma

elli üç

Bazen düşünüyorum da ben ağlarken gözlerimden akan yaşlar; uğruna aktıkları adamın, uğruna akıtıldıkları huylarından, birazını silebilselerdi; belki gözlerim, bunca yaşı akıtırken, en azından "boşuna mı?" diye üzülmezlerdi.

Zor bi adam hayatımdaki. Her bir şeyi, kalem ucu kadar ince basit meseleleri bile tane tane bıkmadan usanmadan anlatmam gerekecek kadar zor.

Anlatırım problem değil. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatmayı sevecek kadar gevezeyim ben de.

Ama aynı mevzuyu 8bin 3yüz kırk sekiz kere anlatmak zorunda kaldığımda çıldırıyorum.

Malesef ki çıldırınca da nefesim kesilene kadar ağlıyorum.

Çünki nasıl bi nefesim varsa kesilmek için zaman kolluyor.

Öyle de bi insanım.

8 Ekim 2014 Çarşamba

elli iki

Şanslıyım. Evlenicem diye şimdiden dolabımı dolduran insanlar var.

Bir koca kavanoz tarhana yapıp getiren komşumuz emine teyzeye ek olarak bugün turşu sevdiğimi öğrenen annemin arkadaşı yaptığı turşularını bana vermiş.

Gözlerim doldu.

Bu ara fazla duygusalım.

Hiç tanımadığım insanlar bana iyilik yaptığında hüzünleniyorum.

Yapması gerekip yapmayanlarsa.. umrumda değil.

7 Ekim 2014 Salı

elli bir : evim güzel evim

İçimde büyüttügüm en büyük korku çocukluğumdan beri sevdiklerimi kaybetme korkusu.

Beni oyalayacak insanların olmadığı yabancı evlerde bu yüzdendir ki kalmam kalamam.

Günün en olmadık saatinde annemi babamı arar olmadık sorular sorarım aklıma düşerlerse.

Kimseyi tanımadığım ortamlarda içimde kocaman bir ateşle annemi babamı özlerim.

Özlediğim insanların sevdiği yemekleri yiyemem sevdiği kokularda nefesim daralır.

Bir insanı özlemekten korkarım.

Olmadık anlarda ben evime gitmek istiyorum diye tuttururum. Nazımın geçtiği insanlara bunu sesli şekilde diretirim. Bu insan genellikle samet olur. Nazımın az geçtiği insanlara espiriyle karışık söylerim ciddiye alınmayı beklerim. Nazımın geçmediği insanlara içimden söylerim.

Geçen gün girdiğimiz bir mağazada kafesteki kuşu cicikuşa benzettim. Gözlerim dolarak uzun zaman sonra bir kuşa dokundum bir kuşu sevdim. Sonrasında kendimi ona ihanet etmiş gibi hissettim.

Evimi ailemi bırakıp gidiyor olmak beni korkutuyor.

4 aydır nişanlıyız ve ailesinden kimseyi tanımıyorum. Sadece annesini..

Yemeğe davetli olduğumuz evlere gittiğimizde biliyorum ki ben evime gitmek istiyorum diye bas bas bağırıcam içimden.

Bilmediğim insanların evinde yemek yemek zorunda kalmaktan korkuyorum. Asosyalim sanırım.

İsteklerim olmadığında içimdeki uyuz çocuk biliyorum ki ağlayacak evime gitmek istiyorum diye.

Bayramlarda benim ailem olmayan insanların zorla uzatıklari elleri öperken bu yaşıma kadar bana elini öptürmeyen dedemi amcalarımı hatırlayıp yine içimden çığlık atıcam evime gitmek istiyorum diye.

Geleceği düşünüp mutsuz olan tek salak benimdir heralde.

Ama evimdeyken bile evime gitmek isteyen bi insanım ben.

Benim olanın yerine bi başkasını koymam zaten imkansız ama artı olarak yenisini eklemek bile çok zor.

**Bir genç kızın düğününe 17 gün kala içinden attığı çığlıklara şahit oldunuz.

3 Ekim 2014 Cuma

elli

Sorumsuz ve düşüncesiz insanların hepsini bi adaya kapatalım bir daha da hiçbiriyle iletişim kurmayalım istiyorum.

29 Eylül 2014 Pazartesi

kırk dokuz: evlenme teklifi

Seneler önce adam*a "bana nasıl evlenme teklifi edeceksin" diye sorduğumda -yıllandık biz teklife gerek mi var, bir gün yolda yürürken 'hadi evlenelim' derim evleniriz- demişti.

Dediği de yaptı. Çünkü fazlasıyla sözlerine sadık (!).

Günlerden bir gün "tanışmaya gelelim sizinkilerler" dedi. Süpriz değildi şaşırmadım beklenendi.

Ama hiç evlenme teklifi almadım demek değil tabiki bu.

Anasınıfına giderken adını hatırlamadığım bir genco bana evlenme teklifi etmiş. Teyzemler hala anlatır. Ben de "sen serviste çok kusuyorsun" diyerek reddetmişim. Zira çok gerçekçiymişim o yaşlarda.

Ama aldığım en güzel teklif melikeden gelendi.

Istanbul seyahatle neredeyse akraba olduğumuz o yıllarda otobüslerde dağıtılan bi kurabiye vardı. Nasıl severdim. Marketlerde satılmayan bi markaydı. Melike o markanın fabrikasına ulaşmış ve bana iki koca koli kurabiye göndermişti. "Hadi evlenelim" notu vardı üstünde. Tam bir kimconşi süpriziydi. Tam bir kore misali. (Tabi melikenin bana evlenme teklifi etmesinin altında aramızda var olan bi espiri yatıyordu)

Ama tabi komik olan koliler beklenenden geç bi tarihte gelmişti ve melike o gün bizdeydi.


Başıma gelen en güzel jest ve evlenme teklifiydi.

21 Eylül 2014 Pazar

kırk yedi

Merak ediyorum ki kaç insanın evinde pamuk şeker makinesi var.

Ve yine merak eeiyorum ki aslında küçük mutfağı olduğu halde kaç insanın pamuk şeker makinesi var.


17 Eylül 2014 Çarşamba

kırk beş

Bu gece tuhaf şekilde hüzünlüyüm. Mutsuzum diyemem ama mutlu da değilim. Ne hissetmeliyim ne düşünmeliyim karar veremediğim bi boşlukta, hani kitaplarda geçen meşhur bi cümle vardır,  hüzünle gülümsemek, işte tam da böyleyim.

Zaman ne çabuk geçiyor. Daha dün yaz okuluna kaldığım için 2 haftamı geçirdiğim o fayanslı ve ranzalı saçma sapan odada düğünümü konuşurken ve "eğer ki 10 sene sonra bu planlarım tutmazsa" diyerek bir B planı oluştururken...

Planlarımız tuttu işte. Evleniyoruz.

Evleniyoruz ve bence çok güzel bi devri kapatıyoruz. Bu demek değil ki yeni devir eskisini aratacak. Elbette ki her şey çok güzel olacak. Biliyorum. İnanıyorum.

Ama bir yandan da içim buruk işte.

Ne yaparsa yapsın ister doğru ister yanlış, mutlu olmasını en derinden istediğimiz özel insanlarımız var her birimizin. Dilerim o insanların hep mutlu haberlerini alırız.


3 Eylül 2014 Çarşamba

kırk üç

Bazı insanlar o kadar sığ ki; benimle aynı görüşte olduklarını zannedip aynı saftayız zanntmelerini kendime hakaret sayıyorum. Hangi görüşte olursan ol arkadaşım ama lütfen bu kadar at gözlüğü sever olma.

Bu kurduğum cümle burnu büyük havası yaratabilir ama cidden "aptal insana katlanamıyorum".

Bunu küçümsemek için de söylemiyorum.

Ama biraz okuyun biraz zihinlerinizi başka görüşlere saygı gösterebilecek kadar açın lütfen.

2 Eylül 2014 Salı

kırk iki.

Bu hayatta sıramı çalan herkese düşmanım. Sahne sırası bendeyse ve ben heyecanla hazırlanıyorsam vaktim gelsin diye bekliyorsam sen saçma sapan yollarla benim sahnemi çalamazsın.

Bu yüzden de bu haftasonu olan nikaha gram gitme hevesim yok işte.

1 Eylül 2014 Pazartesi

kırk bir

Gün gelecek küçük evimin büyük penceresi önünde yanımda sevdiğim adamla küçük mutfağımın "neden bu kadar ortada" dediğim ocağında pisirdiğim türk kahvemi içerken ve evimin olmayan manzarasında bahçeyi izlerken on üçüncü kattan, biliyorum ki içimden "çok mutluyum" diye geçirip sevdiğim adama iğneli bir edayla "sonunda bugünlere ulaştık" diyeceğim.

Huyum kurusun. Iğnelemeden cümle kuramıyorum. Hele de söylediklerim önemsenmemişken ben haklı çıktıysam. Vay haline cümlelerimi dinlemeyenin.

Sonuç olarak bugün itibariyle inşallah son dakikada bir aksilik çıkmaz ise küçük ama şirin bir evimizin olacağına karar verdik. Tapuyu aldığımızda daha net konuşabilcem.

Ah ama tabi bundan sonrası daha zor bir süreç.  "Neden 1+1 aldınız küçük olur o ev" cümlelerine bıkmadan usanmadan "paramız buna yetti çok da küçük değil 83 metrekare bize yetiyor" yanıtları vermeye hazırlanmak gerek.

Sanki her evlenen 5+1 evlerde yaşıyor ilk etapta.

Ben ki eşyası çok bir insan olarak bu durumu kabul ettim bi zahmet çevremdekiler de kabul ediversin durumu. Alala.

Bugünün notu evimizdi.

31 Ağustos 2014 Pazar

kırk

Sevgili metro yetkililerine seslenmek istiyorum. Klimayı kaçak mı kullanıyosunuz nedir arkadaş bu ne soğuk?  Metroyu da hiç sevmem aslında. Bu kadar "ya meteo benim ama iş olsun diye muavinlik yapıyorum siz kimsiniz ki pislikler" tavrında yolcusunu sallamayan başka firma çalışanları yok bence. Napıyo bu selami?

Bunları işe aldıklarında bi toplantı düzenleyip "yolculara sümük gibi davrancaksınız. En değerli sizsiniz." Diyerek gazı veriyor heralde.

Velhasıl dün de bugün de mecbur kaldım metroya. Yoksa işim olmaz.

Hatta bikeresinde yine terminalde otobüs ararken bi metro yetkilisi yaklaşmış "metro abla gel abla" diye seslenmiş bense "iyyy ben metroya asla binmem" demiştim.  Diğer firmayla olan samimiyetimiz böyle başlamıştı. Tabi metronun bana düşmanlığı da. Eh bi de o dönem haftada bilmem kaç kez kullanıyorum otobüsleri. Adamlar beni görünce "aman o metroya binmez çok meraklıyız" falan diyolardı.

Neyse.. bi dönem uzak kalınca unutuldum. Silivride yaşamak böyle bir şey işte. Şehirler arası yolculuğa alışmak gibi.

Üşüyorum.


28 Ağustos 2014 Perşembe

otuz dokuz

Kaç insan eşya seçmek yerine benim gibi "çamaşır makinesi banyoda olacaksa ben banyoyu nasıl yıkayacağım" ya da "vileda kovamı, süpürgelerimi, ütü masamı, ütümü vs nereye yerleştircem" diye düşünüyodur bilmiyorum ama ben bu tarz sorulara odaklanmaktan koltuk seçmeye kalkışamıyorum bilenem.

26 Ağustos 2014 Salı

otuz sekiz

Bu nişanlılık süreçlerinde her gelin ve damat adayı için değişmez gerçek "düğün günü gelse de bu sürec bitmiş olsa. Bir oh çeksem" dir muhtemelen.

Düğünümüze 58 gün kaldı.

Samet evin yerleşmiş olduğu günü iple çekiyor. İşte o gün çok içten bi oh çekecek ve rahatlayacakmış beynen.

Bense 4 ay sonrasına ışınlanmak istiyorum.

Annem ve babamla yaşamamaya bi nebze alışacağım günlere.

Üniversiteye başladığım yıl liseyi de ailemden uzakta okumuş olmanın verdiği rahatlıkla arkadaşlarım ailelerini çok özlerken ben gayet rahat geçirmiştim.

O yaz çok rahatsızlandım ve tüm tatilimi evden dışarı çıkmadan geçirdim diyebilirim.

İkinci sınıf başlayıp sakaryaya dönmek çok zor oldu. Annemi bu kadar çok özlediğim başka zaman dilimi var mıydı bilmiyorum.

Şimdi de biliyorum ki ilk zamanlarım üçümüz için de zorlayıcı olacak. Bu yüzden o kısmı es geçmek istiyorum.

O kadar alıştık ki son bir kaç senedir üçlü takılmaya. Sabahları "günaydın dostlarım" diye seslenmeye devam edebilirim bi müddet alışkanlıktan.

İşe babamla gitmek, akşam beynim davul olmuş dönerken sessizlik isterken babamın inadına söylediği şarkılar, eve gidene kadar bekleyemeyip yolda annemi aramam ve anlatacağım ne varsa anlatmak... rutindi benim için.

Benim en hakiki dostlarım.

Dilerim korktuğum kadar zor olmaz.

Kardeş konusu ise çok daha başka.


24 Ağustos 2014 Pazar

otuz yedi

Kendime vermiş olduğum bi söz vardı ki o da bu bloga mutsuzluk barındıran hiçbir şey yazmamak hep olumlu hep pozitif anılar bırakmaktı.

Gel gör ki insan kendine söz verirken dahi büyük lokma yiyip büyük laf etmemeliymiş.

Kendimi mutlu hissettiğim anlar sadece hayatıma büyük mutlulukla aldığım ama beni her hareketleriyle kıran insanları görmediğim zamanlar.

Çok acı ama çok net.

Her görüşmemiz gerektiğinde kalbim acıyarak gidiyorum. Bu gerçekten beni en çok üzen şey.

Saygı nedir hakka saygı nedir demokratik nasıl olunur fikirler nasıl paylaşılır kalp kırmamak nasıl olur özgür çocuk ne demek allaha şükürler olsun ki ailemden öğrenerek büyüdüm. Yine şükürler olsun ki bunu kendi çocuklarıma öğreterek büyütücem onları. Bunu öğrenememiş insanlara da sadece üzülüyorum.

Maalesef ki bu kadar açığım artık.

17 Ağustos 2014 Pazar

otuz altı

Okulun son günü gözlerimde akmayı bekleyen yaşlar bi müddet daha orada kalsınlar diye planladığım konuşmayı yapamamış sadece bir kaç cümle kurabilmiştim.

"Hayatta çok korktuğum şeylerden biri birinin kalbinin kırmak. Ama en korktuğum şey bir çocuğun kalbini kırmak"

Kırdığım kalbin biliyorum ki umutlarını da inciteceğim. Bir insanın kendi olabilmesi için kalbinin sağlam umutlarının yerli yerinde olması gerekiyor.

Haksızlık yaptığım insanlar elbette ki olmuştur. Keşke olmasaydı. Farkına varmışsam çektiğim vicdan azabını da hüznü de ben bilirim.

"Kendi olabilen ama kendi olurken bir başkasını üzmeyecek" çocuklar yetiştirmek istememin en büyük sebebi; kırmaktan korkarken bir yanımın da kırılmaya çok müsait olması.

Bir konuda çok net isem eğer yeniliklere açık olamıyorum. Otist yanlarımdan en belirgini bu belki de. Hele de dayatmalara asla gelemiyorum. Kırmaktan korkmadığım insana cok rahat hakkımı savunurken, eğer ki kırmak istemediğim biriyse karşımdaki içimde binlerce parçaya bölünüp sadece mesafemi genişletiyorum. Ve uğruna kırıldığım o mevzu benim için "yok"a dönüşüyor. O saaten sonra istenildiği kadar bana hak verilsin ya da isteklerim yerine getirilsin; o mevzu kırıklarımla kalmayan hevesimle beraber yok oluyor benim için,  eskisi gibi olamıyor işte.

Bugün hayatım boyunca içimde kırıklığını yaşayacağım bir mevzu daha yaşadım.

Ve bir şey daha; şimdiki gençler istekleri olmayınca küsüyor ya hani, bu bu gençlerin bireyliğini gösteriyor kabul edelim. Kimsenin hayatına müdahale etmemeliyiz öğrenelim.


16 Ağustos 2014 Cumartesi

otuz beş

Çok değil 5 sene öncesinde çok büyük anlamlar yüklediğim " bu gün"; bugün bana bir şey ifade etmiyor sanırım.

Bir yaş daha büyümek beni korkutuyor. 25 yaşını doldurmak ürkütüyor. Soranlara 19 diyebilecek kadar genç hissediyorum. 25 ne kadar büyük bir rakam. Yaşlanmaktan korkuyorum.

Benim yaşlanmam demek benden büyüklerin daha da büyümesi demek. Ve sanırım beni endişelendiren biraz da bu.

Her sene kendime yazılar yazardım günün anlam ve önemine dair. Bu sene kafamdaki konular çok alakasız. Bu yüzden zorlasam da olmuyor.

Kedi düşmanı insanlar mesela kafamı kurcalıyorlar. Ya da inatla kalbimi kıran ve bunu anlamayan insanlar. İş meselesi. Uykusuzluk. Içip icmemekte kararsız kaldığım ilaçlar. Dalin kokan yastıklar.

Ve daha nicesi.

Ortaokula gittiğim sene evimizin yakınına kocaman bir kırtasiye açılmıştı. Okul çıkışlarında saatlerce vaktimi orda geçirir bıkmadan usanmadan ezberlediğim her noktasını tekrar gezer her ürünü tekrar tekrar incelerdim.

O kadar mutluydum ki. Şimdi o zamanda o mekanda olmak isterdim.

Yine mutluyum. Çok hem de.

Fakat yaşlanmaktan korkuyorum.

12 Ağustos 2014 Salı

otuz dört

"Bazen bu temizlik görevlilerini çok kıskanıyorum. Belli saatlerde gidip sorumlu olduğu yeri temizleyecek o kadar. Kafasını yorması gerekmiyor bir şeye. Kalan zamanında muhtemelen sigara içiyor" dedi.

Bence sigara içerken geçim derdiyle yoruyordu kafasını. Söyledim de fikrimi. Ama kabul etmedi.

İş yerinde kafasının çok yorulduğundan şikayetçi bir süredir.

Biliyorum o durumu dediğimde kızıyor.

Herkes gibi o da zannediyor ki bir sınıfta 20 çocukla 5 saat geçirmek aslında boş beleş bir iş herkesinkiyle kıyaslandığında.

Çok komiksiniz tüm böyle düşünenler.

20 çocuğun sorumluluğunu almayı bi kenara itelesen de, 20 çocuğun ilgisini hep diri tutmak sesleri belli desibelde sınırlendırmaya çalışmak yormadan boğmadan bir şeyler öğretmeye çalışmak ve tüm bunları ve daha nicesini çaktırmadan yapmak.

Nasıl da yoruyordu beni. Okul kapısından çıktığım an uzun bir sessizlik düşlüyordum.

Neden mi yazdım?

Muhtemelen bundan sonraki en az 3 yılımda öğretmenlik yapamıycam. Ve 3 sene sonra da yapar mıyım bilinmez.

Her şeye rağmen her türlü yorgunluğa rağmen biliyorum ki ne iş yaparsam yapayım bu iş kadar keyif vermeyecek.


10 Ağustos 2014 Pazar

otuz üç

Cuma günü birbirimizden habersiz aynı metroya binmişiz.

Bir gün biz de aynı şehirde aynı anda bulunup yolda karşılaşır mıyız diye merak ederdim hep.

Oldu işte.

8 Ağustos 2014 Cuma

otuz iki.

Bugün gelinliğimi beğendim. Hayallerimde bir gelinlik olmadığından mı bilemiyorum ama umduğumdan kolay oldu. Girdiğimiz 5inci gelinlikçi ve giydiğim üçüncü gelinlik.

Sonrasında saatlerce samete cicikuşumuzu anlattım yine.

Ağzımdan yediği yemekleri omzumdan şakımalarını kolyemle oynamayı ne çok sevdiğini cipsi sevdiğini elmaya çıldırdığını en sevdiği şeyin kağıt kemirmek olduğunu.

"Bir ruhu bile yok toprak oldu" dedi. İşte en acıtan kısmı da bu bence.

Çok hüzünlüyüm.

Alttarafı kuş diyenlere de çok kızıyorum. Bir kuş asla olamadı bizim için. Ailemizin uçan ferdi minik boncuğu idi.

Bugünün notu gelinliğim olsun isterdim.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

otuz

Ufacık bir cümlenin bwni alıp nerelere götüreceğini içimde ne tür hüzünlere sebep olacağını düşünmeden şuursuzca konuşuyor insanlar.

Kendimle en çok ben dalga geçerim. Kendime en çok hakareti ben ederim. Keşke sadece ben yapabilirim diyebilseydim. Benim kendimle kavgamı görenler zannediyor ki kendime tanıdığım haklar herkes için geçerli. Oysa ben çok alıngan bir insanim. Bilmiyor çoğu insan. Tek bir cümleyi aylarca düşünüyor kendi içimde ona çözüm bulmaya çalışıyorum. Bilmiyorlar işte.

Yeni bir cümleyi yine neden diye sorguluyorum dünden beri.

Buldugum tek çözüm mesafe yine.

Neyse....

Tüm bu üstteki yazılanlardan bağımsız olarak;

Not düşmek istediğim; bugün "bana ne zaman anne diyeceksin" sorusuyla karşılaşmış olmam.


2 Ağustos 2014 Cumartesi

yirmi dokuz

Her yaşımda her anımda her dönemimde başıma buyruk bi insanken nefes alma konusunda hep ayak uydurmaya çalıştım.  Bu ne mi demek? Çocukken ve kendimi bilecek yaştayken yanımda biri uyurken ve ben henüz uykuya dalmamış iken, nefes ritmimi onunla eş tutmaya çabalardım. Kötü olan ise; hala öyleyim. Ve daha kötüsü siz sakın denemeyin. İnsanı çok yoruyor.

Bunun psikolojik bi nedeni olduğunu düşünüyorum.  Hiç kimse eminim ki nefesini düşünerek yaşamıyor.

Ama ben tıpkı bir temel fıkrasındaki gibi sürekli nefesimi denetim altında tutmaya çalışıyorum.

Alerjim sebebiyle son bir iki yıldır hiç sağlıklı nefes alamıyor oluşumun etkisi de iyice tetikliyor tabi.

Fakat insan neden sürekli kendi nefesini dinler ve ritmini düzene sokmak için kendiyle savaş verir? (Tek olumlu yanı sürekli ama sürekli aldığım her nefes için şükrediyor olmam).

....

Temel berbere gitmiş. Saçlarını kestirmek istediğini söylemiş. Berber kulağındaki kulaklığı çıkarmazsa traşın yamuk olacağını belirtmiş. Temel asla çıkaramayacağını kesin bir dille ifade edince berber traşa başlamış. Kulaklığın olduğu bölgeye yani kulak arkasına gelince kulaklığı asılarak çekmiş ve kulaklık temelin kulağından çıkar çıkmaz temel yere yığılmış. Berber merak etmiş. Kulaklığı kulağına takmış ve dinlemiş "nefes al nefes ver nefes al nefes ver nefes al nef...."
...

Fıkra anlatma konusunda pek iyi değilim.

30 Temmuz 2014 Çarşamba

yirmi sekiz

"Eğer uslu durursa her şeyin düzeleceği söylenerek büyütülen çocukların hayatları boyunca kaybettiklerini artık daha iyi anlıyordum"

Bu söz kimin kim söylemiş bir kitap cümlesi mi yoksa bir röportajdan alıntı mı bilmiyorum. Hülya paylaşmış. Belki de ona ait bir cümle.

Kimin ise, teşekkür etmek istiyorum.

Günlerdir kurmak isteyip kelimeleri doğru açıyla yerleştirememem dolayısıyla bir türlü oluşturamadığım cümle.
...

Anlattığım herkes "haklısın" diyor. Ve sadece bu kadar. Gerisi suskunluk. Kimse beni savunmuyor kimse bir şey söylemiyor herkes susuyor. Sadece haklıyım. Yeter onlara göre.

Yetmez bana göre. Kendimi savunmama fırsat yok. Beni duymuyorlar. Hayatta beni en çok çıldırtan şey birinin beni birinin duymaması.

Sesini duyurabilenler ise "oluruna bırak onların ayıbı". "Sen iyi ol da gerisi gelir elbette bir gün".

Gelmiyor. Gelmedi. Biliyorum ki birileri bir şeyler söylemedikçe gelmeyecek.

Bu yüzden belki de, sınıfımızda en çok kurulan cümleydi. "Ama sen böyle yaparak kalbimi kırıyorsun".

Belki doğru belki yanlış. Istedim ki hislerini dile getirmekten korkmasınlar. Ya da hislerini dile getirebilen insanı yadırgamasınlar.

Elbette bu mevzu hala umudun varsa bir şeylerden. Kalmazsa ölüm sessizliği iniyor zaten kalbine de dudaklarına da.

27 Temmuz 2014 Pazar

yirmi yedi : açmayın dedeler

5 haziran 2000. Anneannemin evinde yere serdiğimiz sofrabezi üzerinde petibor bisküvi yiyoruz. Heyecanlı bir bekleyiş. Büyük ailemize yeni bir fert katılacak.

11 yaşındayım. Okulumuzun veda partisi gösterilerine hazırlanırken annem çalışmayı bölmüş öğretmenimden izin almış ve apar topar beni anneanneme bırakmış. Kardeşim nerde hatırlamıyorum.

O güne dair sadece petibor yediğimiz sahne aklımda.

Büşra. 5 ya da 6 yaşında.

Çok alakasız bir anda bana "elif sen diğer dedeni hiç gördün mü" diye soruyor. Şu gün bile bu soru beni şaşırtıyor. Belki annesinin bile nerde ne yaptığını bilmediği adamı O merak ediyor. "Benim dedem öldü" diyorum. Küçücük yaşına rağmen uzaklara bakabiliyor ve "benimki nerde acaba nasıl biri" diye iç çekiyor.

Belki de bu yüzden tek anımızın bu olduğu büşra benim için hep çok hisli bi çocuk.

Çünkü zannediyor ki tüm dedeler bizimki gibi sevecen. Tüm dedeler torunlarını toplayıp bakkala gider ve tüm reyonları eve taşımak için kasaya doldurmalarını mutlulukla izler. Tüm dedeler güreşir. Kafa tokuşturur. Burun sıkar. Çok sever. Çok sevilir. Zannediyor ki tüm dedeler böyledir.

Ama bir yandan da zannediyor ki dedeler her hatayı kabullenir. Zannediyor(muş)ki (meğer) dedelerin kalbi acımaz acısa da geçer.

Geçmez.

21 Temmuz 2014 Pazartesi

yirmi alti

Kar atistiriyordu ve çark caddesinde yuruyorduk. Koluna girdim ve magaza vitrininde gordugumuz cekete bakmak icin iceriye girdik. Denedi, ayna karsisinda saga dondu soluna bakti elini cebine soktu dik durdu. O ceketin ic acilarini hesaplarken ben bu ceketi alirsa onu giyerken hic goremeyecegimi dusunuyordum. Ceketi almadi. Sevindim.

Ciktik ve yurumeye devam ettik. "Senelerdir kar bekledim seninle yurumek icin" dedim. Kismet buguneymis dedi.

Sayamayacagim kadar seneyi kavga ederek severek birbirimizi anlamadigimizi dusunerek gozlerimizin icine bakarak gecirmistik. Bugun sondu iste.

Veda konusmasi yaptim. Kendime inanamayarak. Gozlerimden yaslar akitarak. Hickira hickira aglayarak. Filmlerde izleyip boyle sacmalik olmaz dedigim ayrilik sahnesinde basroldum iste.

Otobusune bindirdim. Gidisini icime cekeek izledim. Eve kadar yurudum. Yururken agladim.

Istedimki icimde bu aciyi sahipleneyim.

7 ay boyunca gormedim sonrasinda onu.

3 ay sonra evleniyoruz.

Bir otobus yolculugunda hatrima gelen sahneye agliyorum.

29 Haziran 2014 Pazar

yirmi üç

Okuyalı uzun zaman oldu konusunu çok hatırlamıyorum fakat şimdi bir romanın bir hikayenin içinde yaşama şansım olsa şeker portakalı olmak isterdim.

Biri vardı. Zezeyi dinlediğinde söylediği her şeyi anlayan.

Kendini anlatmaya çalışmak çok zor. Benim için ise hakikaten daha zor. Düz yolda ilerleyen birine çakıl taşının ayakta oluşrurduğu batma hissini anlatmaya çalışıyorum çoğu zaman. Nitekim anlamıyor.

Ben tatmadığım tatları özleyen bir insanken, bir sabah uykumdan taş kadayıf isteyerek uyanabilenken daha önce hiç yememişken hem de, ya da aylarca beyaz toblerone sayıklarken tadını bilmeden, acı çekenin acısını daha önce yaşamış olmama gerek duymadan en incesine kadar hissedebilirim bana göre,  bir başkasının sevincini ta içimde hissederim o sevinci yaşamadıysam bile.

Ki ben bence çok da kendini seven bencillikte bir insanım.

Aslında demek istediğim insanlar garip geliyor bana. Aynını yaşayana dek hislerini küçümseyen insanlar başlarına geldiğinde kıyamet kopmuşçasına acıya gömülüyorlar da sinirden şaşkına dönüyorsun.

Nerelere geldim ben?

Bir şeker portakalı olmak isterdim. Her bir cümlemi açıklama beklemeden anlayan birileri olsun isterdim.

Kalbimin derinliğini gören ve kendi yerini çiziklerle doldurmaktansa olanı koruyabilecek bir kaç kişi.

Yok mu aslında. Var. Ama bazen onlar da diğerlerine dönüşecek diye korkuyorum.

Ben ne diyorum?

28 Haziran 2014 Cumartesi

yirmi iki.

Kendime kurallar koyup uygulamaya zorunlu kılmak kendime olan gücümün farkında olmamı sağlıyor. Evet ergen bir yanım hala var.

Mesela bu gün farkettim ki "hakikaten" kelimesini haddimden fazla kullanıyorum bu ara. Yasakladım kendime. Hiçbir şeyin cılkını çıkartmamak gerek.

Bir de buraya yalnızca üzgün yazılar yazmıycam sözü verdim kendime.

Cok ilginç ki, mutluyken bir çok insanla paylaşıp kendimi yatıştırabilirken mutsuzluklarımı illa ki yazmam gerekliymiş gibi hissediyorum. Halbuki tüm yazdıklarım bana hatıra iken neden yalnızca mutsuzluklarımı biriktiriyoruki burada hatırlamak için. Saçma işte.

"Evlenmeyi; tantanası için istemiyorum, bir sürü koşturmacası alışverişi var" diyen adam* ile her bir basamağı benden daha büyük bir sabır ve ilgiyle adımlayan adam* aynı kişi mi acaba diyorum bazen.

Çok şükür binlerce şükür.


25 Haziran 2014 Çarşamba

yirmi bir

Bir topluluğa girdiğinde takdim ederken yanındakini illa bir sıfat bir ünvan eklersin ya hani, "üniversiteden arkadaşım" dersin, "idarecimiz" dersin, "filancanın tatlı kızı" dersin.

Konu adam* olunca en zorlandığım mevzudur senelerdir. Erkek arkadaşım, sevgilim, sözlüm, nişanlım, eşim. Hiçbirini kullanamıyorum. Tanıştırma merasimimizde hep aynı karın ağrısı. "Samet". Eee yani bakışları?

Samet, samet işte. Benim için hayatımın sameti. Zira neyi söylesem bir diğeri eksik kalıyor gibi. Dost arkadaş kardeş abi amca. Evet komik ve bence biri bana böyle anlatsa "kasıntı".

Ama benim için onu anlatan içi en dolu tabir samet.

Onu ondan başkasına şikayet edemem. Onun dedikodusunu yine en güzel onunla yapabilirim. En sinirlendiğim zamanlarda en çok ona söylenebilirim yine onun hakkında. Ve beni şu hayatta en huzurlu hissettiren his bu.

Çok büyük şükür sebebim bu his.




23 Haziran 2014 Pazartesi

yirmi.

Kimse kimseyi kendinden daha fazla kıramıyor. Bunu öğrendiğimden beridir ne kimseye kırılıyorum ne de kendime kızıyorum.

Nişanıma misafir gibi gelene de kırılmıyorum, düğününde gördüğümüz muameleye sesini çıkartmayana da. Sevmek için sınırlarını aşamayana da. Ve dahi işine gelmediğinde çok önemsediği kan bağını unutana da.

Karşımdakine verdiğim değer bana aitse sorumluluk bana ait ve kimseye kızmaya hakkım yok elbette.

Bunu kabullendiğimden beridir kalbim daha sağlam.

17 Haziran 2014 Salı

on dokuz.

Hala ayaklarımı uzatıp dinlenebilmiş değilim ama notumu düşmek istedim.

Çocuklarımı mezum ettim. Nişanlandım halkayı parmağıma taktım.

Hani insan kırılıyo kırılıyo sonra neye kırıldığını unutuyor ya da kırıldığı mevzular gözünde basitleşiyor da içindeki hissin, o kırılganlığın hiç geçmemesi hakikaten çok tuhaf değil mi?

Hayatımda ilk kez her şeyimi bilen tek insana dürüst olamıyorum duygularım konusunda.

Bazen diyorum ki... her şey olduğu gibi kalsaydı da bu saçma süreci geçirmeseydik.

Yine de beni seven insanların gözlerindeki mutluluğuma ortak mutluluk ışıkları bana şükür sebebi.

Blogumun ismine uygun olarak nişanımda nar reçeli ve nar keseleri dağıtım. Sanıyorum ki beni en mutlu eden şey bu hayalimi gerçekleştirmiş olmam oldu.

25 Mayıs 2014 Pazar

on yedi

Bir çocuğun sevinci nişanımda giyeceğim elbiseden daha değerli,  diye düşündüm.

Somadaki çocuklara kıyafet toplanmış para toplanmış devlet birçoğuna zaten ulaşmış dediler.. oyuncak toplayalım dediler. Okulun anasınıfı olunca haber en son bana ulaştı.

Dersin en alakasız bir anında "evdeki oyuncaklarınızı somadaki arkadaşlarınızla paylaşmak ister misiniz" dedim.

Ne kadar şükür etsem az ki, gündemden her zaman haberdar duyarlı çocuklarım var hep.

Soma üzerine muhabbet ettik ve konu kapandı. Toplanan toplanmış gönderime yetişemeyecektik zaten.

Yarensu ertesi gün bir poşet oyuncak ve kocaman bir mektupla çıkageldi. Somadaki çocuklar için resim yapmis. Hepsi gülen bir sürü çocuk. "Yarensudan somadaki çocuklara" yazmış.

Nasıl duygulandım. O resmi somaya gönderemiycem belki ama hep saklıycam.

11 Mayıs 2014 Pazar

on altı

Anneler gününe program hazırlama telaşındayken öğrencilerimden birinin şiiriyle giriş yapmak isterim;

Saçının bir teliyim, yanağının alıyım, ben kimsenin değil,  annemin öz malıyım.

Her provada her dinleyişimde gülüyorum son sözlere ama son zamanlarda hak vermiyor değilim.

Anneden daha gerçek bir şey yok. Ha bir de baba var ki o da yine annenin gerisinde kabul edelim.

Anneler günü. Kutlayanım kısıtlı. Oysa 20 çocuğa aylardır gerektiğinde annelik yapıyorum bu da sayılmalı.

Velhasıl kelam happy mothers day.

7 Mayıs 2014 Çarşamba

on beş

Bana olan sevgisinden dil ile şüphe ettiğim vakitler olsa da kalben hep en iyi bildiğim şey bu hayatta en çok beni sevdiği.

Bencilce kendini beğenmişçe vs belki. Ama bunu gerçekten biliyor hissediyor ve onu bu denli tanıdığım zorluğunu bildiğim için de kendimi şanslı sayıyorum.

Bu yola çıkarken teyzem "seviyorsan hazırlıklı olacaksın" demişti.

En ufak aksilikte dağları yakma huyumdan vazgecmeliyim belki.

Ama ben bugün çok kırıldım çok sorguladım çok derinlere daldım. Ben bugün hayatım boyunca unutamayacağımı bildiklerim listesine ilk maddeyi yazdım.


5 Mayıs 2014 Pazartesi

on dört

Sözlenmek. Bence dilimizin en saçma kelimelerinden biri. Gerçi düşününce nişanlanmak da öyle.

İçini kendimce doldurmaya çalışıyorum ama pek de beceremiyorum. Bir basamak daha işte çıkılması gereken.

Insanlara artık tanıtırken "sözlüm" diyecekmişim. Komik. Diyemem. Saçma buldugum bi sıfatı nasıl yüklerim?

Velhasıl bu da düne düşülmüş notum olsun ki; sözlendik.

2 Mayıs 2014 Cuma

on üç.

Hayatımı değiştirecek dönemlerden geçtiğim için mi bilmiyorum, çok duygusalım bu aralar. Bir kitap cümlesine, bir yavru kedi sesine, O'nun gülüşüne, bakışına, bir şarkı sözüne, hatta abesle iştigal olsa da babamın neşesine, annemin sohbetine.. dökülmek için bekleyen yaşlarım hemen gözlerimin ucunda bekleşiyor sanki.

O'nun hüznüne, canını sıkan herşeye dünyayı yakarım, üzene dalarım zannediyordum hep. Olmuyormuş. Susup elini tutuyor ve yine susuyormuş insan susmak zorunda olduklarına.

Ben ömrümü yanında geçireceğim için bu denli huzurluysam eğer, her türlü aksilik engel vs hepsi için "vız vız vız".

29 Nisan 2014 Salı

on iki

Çocuklarımıza öğretmemiz gereken 14 maddeyi annelere yazılı göndermeden önce çocuklara anlatmaya çalışıyorum.

"Öpülmek istemediğiniz sürece kimse sizi öpemez. Size kimse dokunamaz. Yabancılarla konuşmamalısınız. Saçlarınızı bile okşayamaz yabancılar."

Öğretmenim yeter tedirgin oluyorum. Diyor Yaren.

Çünkü onun kadar sosyal bir çocuk daha 6 yaşında olmasına rağmen Türkiye gündemine şaşkınlık duyuyor.

"Birisi pamiri öldürmüş ve havuza atmış. Öğretmenim oraya kendi düşmedi onu oraya birisi attı" diyor. "Neden" diye soruyor. Nasıl açıklayabilirim ki.

Sadece her gün her sohbet saatinde bıkmadan usanmadan yabancılara karşı dikkatli olmaları mesajlarını iletiyorum.

Dünya ne korkunç bir hal aldı böyle. İnsan çocuk sahibi olma fikrinden korkuyor. Elimizdekilere sahip çıkalım kafasina ulaşıyor.

Mağazalarda yanıma yaklaşan insanlardan tedirgin olacak hale gelmişsem, çocuklara "akrabalarınız bile olsa kimsenim kucağına oturmayın" diyorsam... ah dünya diyorum sana.

27 Nisan 2014 Pazar

onbir: güneşli günler.

Biz çok ayrı kaldık. Birlikte ama hep ayrıydık evet. Ama amerika serüveni beni hep en çok üzen olarak kalacak sanırım. Askere de gitse en çok amerika günlerine üzülücem muhtemelen.

İstediğin zaman gidemeyeceğini bilmek insanı yoruyor. Zira kaza yaptığında bunu çokça hissettim.

Cem adrian'ın mutlu yıllar diye bir şarkısı var. Her dinlediğimde beni amerika günlüklerine yolcu ediyor sanki.

"Belki güneş bir gün yine ikimiz için doğar" diyor içli içli.

Ah hem mecaz hem gerçek anlamıyla kullanılan söz sanatı neydi ki? Fikri hocam olsa kızardı sanırım ama hatırlamıyorum.

O söz sanatı ne idiyse artık güneşin doğuşunu aynı şehirde karşılayabiliyorsak ve artık mecazen de güneşli günlerimiz varsa...

Çokça şükretmek gerek.

17 Nisan 2014 Perşembe

on.

Merhaba çocuk masumiyeti.

Annem şarkısını söylerken aklına çocukluğu gelen ve duygulanan ve 4 yaşındaki Öykü.

Büyüyünce parise gezmeye gidecek olan ve onları özlerim diye bana oradan kart atacak olan Yaren ve Amine.

Zekasıyla beni kendine hayran bırakan her gün tepemde gezen saatini her zaman benim takmamı isteyen ve bana daha çok yakıştıran Mustafa.

Büyüyünce balerin olmak isteyen kolu kırıldığı için olamamaktan endişe duyan Gizem.

Tombul yanaklarının öpmekten bıkmadığım, 2yi güzel yazamadığını düşündüğü için yazı çalışmaları yapmak istemeyen Önder.

Unutmak istemediğim daha nice ayrıntı.

16 Nisan 2014 Çarşamba

dokuz.

İnsanların çokça mutlu olmaları gereken günlerde yine bu insanların koruma altına alınması gerektiğini düşünüyorum ben de herkes gibi. Duyguları hisleri düşünceleri bir güç tarafından koruma kalkanı altında hep toz pembe modda tutulmalı.

Hayatta en değer verdiğim insanın en değer verdiğim zamanlarda öne sürdüklerine o üzülmesin diye tamam demekten ve sonucunda haklı çıkıp kendim üzülmekten beynim daha yolun başında düğüm düğüm oldu.

Çok yorulucam biliyorum. Çokça üzülücem. Çokça yeter dicem.

Ama yine de.. ne bileyim işte.

1 Nisan 2014 Salı

sekiz.

Her mutsuz gecenin sabahında mutlaka güneş doğar aslında. Fakat ne acıdır ki her mutluluğuma nazar boncuğu olmak adına iliştirilmiş huzursuzluklarım var benim bolca.

Sabır bu ara kendi kulağıma en çok fısıldadığım sihirli sözcük. Neyle imtihan olduğumu çözmeye çalışıyorum çünki şu sıra. Yine de sabrın bile sakinleştiremediği hızlı kan akışlarım oluyor zaman zaman. Tek sebebi; insanlara olan anlayışımın artık kırgınlıktan sinire dönüşüyor olması.

Tüm bunları da bu yüzden yazıyorum. Gün gelir içim serinlerse; açıp okuyayım diye.

Son sözler hep özettir ya kendinden önceki milyonlarca satıra.

Benim son sözüm kendime; son 13 gün işte. Sonrası ya sonsuz aydınlık ya da dipsiz karanlık.


18 Mart 2014 Salı

yedi.

Bazen sabır buzlarım bunca güneşe göğüs geremeyip su olup akıyor ceplerimden. Belki de problemim sabrımı taşlara değil buzlara yüklemem; en ufak savaşta eritmek üzere hazırda tutmamalıyım.

Ama bazen hani gerçekten bazen ama, atıp cebimdeki tüm cephanelikleri ateşe koşmak geliyor içimden. Güneş altında buzsuz kalıp savaşı kendimle vermek mesela.

Ama sonra dönüp arkama bakıyorum. Senelerce didindiğim ve yeşile çevirmek için çokça uğraştığım kurak bahçelere. Meyve vermelerine bir kaç buz haznesi bir kaç damla güneş kalmışken "susabilirim" diyorum.


11 Mart 2014 Salı

altı.

Seneler beni de yıpratır mı beni de hissizleştirir mi bilmiyorum ama çocukların kalplerini kırmaktan ölesiye korkan bir öğretmenim ilk günden beri.

Diğer sınıfın öğretmeni olsun yardımcımız olsun hatta bazen bir kaç veli olsun bu kadar güleryüzlü olmamam bağırmam konusunda çokça uyarıyorlar beni.

Ama hayır işte. Bir gün sesimi fazla yükseltsem gece uykum kaçıyor bilen bilir. Uyutmuyorum ben kötü bir öğretmen miyim diye söylenmekten.

Ah konumuz aslında hiç bunlar değil.

Hayatta en çok sahip olmak istediği şeye tablet diyen çocuklarım, barbieler isteyen çocuklarım ve hatta cep telefonu isteyen çocuklarım yanında babası için araba isteyen çocuğum canımı acıttı desem. Az kalır.

Biliyorum ki ben köy okulunda çalışamazdım.

Bir küçük çocuğun bu eksikliği bilmesi hissetmesi. Üzdü işte beni.

3 Mart 2014 Pazartesi

beş.

Yan sınıfımızın öğretmeni ısrar kıyamet "ayağına getirdim kadını" diye diretince "iyi madem" deyiverdim işte. Yoksa bu mevzunun bir saçmalıktan ibaret olduğunu kabul edeli çok oldu.

Fincanı kaldırdı. "Hocam neyin telaşı bu yaptığınız?'" oldu ilk sözü.

"Oturmuş bir dağın tepesinde tamamen iyi niyetle ne de güzel dualar ediyorsunuz böyle."

Duayı fala karıştırmasak daha iyi olacak tabi. Ama sözleriyle ilgim artıyor. Fala değil kadına. Nasıl da naif bir dille konuşuyor.

"Çok kırgın kalbiniz. Ama yine de söz geçiremiyorsunuz kendinize." Diyor ya..

İşte o noktada sarılıp kadına "bırak fincanı da sarıl sadece bana" demek istiyorum.

Ileriye dönük konuşuyor elbette adettendir. De dinlemiyorum işte o kısmı.

Birinin kırgın olduğumu farketmiş olmasına mutlu bir halde öylece oturuveriyorum sandalyemde.

"Iki kalp bir olmuş, ama sizin taraf kırık biraz" diyor.

Gülümsüyorum.

2 Mart 2014 Pazar

dört.

Her sabah aynı tantana. Önce uyanan mutlaka diğerine çemkiriyor "geç kaldım" diye.

Hadi hadi'ler evden çıkana kadar tenis topu misali. Karşılıklı paslaşma. Kim pes edecek de ayaklanacak acaba?

Arabaya bindikten sonra genelde tüm sabır çırpınışları bana ait.

Müzik dinlememe izin yok. Illa şarkı ise istediğim O'ndan güzel söyleyeni olamaz elbette!

Telefon olamaz elimde. Konuşamazsın da kimselerle.

Eh siyaset konuşalım desen.. "dur bi allasen zaten ortalık karışık"

Dedikodu zaten yapamazsın. "Kötüye de iyi olacaksın, kırılsan da kimseye surat asmayacaksın" O'na göre.

Azıcık dalsan camdan dışarıya. Ya yanaklarını sıkar sataşır ya çenene bir fiske atar sinirlendirmek için.

Yarım saatlik yollar ömrümün bana babamdan kalan en güzel anıları olacak belki de.

Yol arkadaşım Babam. (Her ne kadar O kendini "özel şoför" diye adlandırsa da)

Annem haklı. En çok bu zamanları arayacağım ileride nazım kaprisim çekilmediğinde.

26 Şubat 2014 Çarşamba

üç.

"Her gecenin bir sabahı var, gökkuşağı yağmurdan sonra çıkar, her yağmur öncesi hava sıkıntısıyla boğar" vs vs vs.

Ne çok tekrarlıyorum şu sıra bu kişisel gelişimin abuk bulduğum manalı cümlelerini.

Aslında çokça tecrübe ettim; bekledikçe ulaşamıyor insan. Ne zamanki vazgeçiyor, kapısı çalıyor.

Ama..

Benim kırgınlığım artık şahısa.

Cümleleriyle beni yaralayıp başka herkese sus pus olana.


24 Şubat 2014 Pazartesi

iki.

Ne çok isterdim mutlu yazılarla başlangıç yapmayı.

Ama insan değil miyiz hep iyiler arasında kalan minicik kötüye odaklanırız.

Hayatımdaki her güzelliğe usanmadan şükrederken imtihan olduğum minicik ayrıntılara takılmadan edemiyorum işte.

Seçimlerime ödediğim bedeller bitmiyor. Ve kötü olan; bitmeyecek de biliyorum.

Belki de bu yüzden korkuyorum.

20 Şubat 2014 Perşembe

bir.

"Öğretmenim annem ve babam hep birbirine vuruyor" diyen bir kız çocuğunun gözlerindeki mutsuzlukla bir olamazdı asla şımarıkça hüzünlerim.

Babasını 1 senedir görmeyen ve pilot olsa ilk olarak babasının yanına uçak uçuracak bir çocuk kadar derin olamazdı her haftasonu görebildiğim birine olan özlemim.

Öğrendim ki ne kadar vursam da ayaklarımı yerlere, ne kadar ısrarcı olsam da "hadi hadi" diye.. vardı mutlaka bir zamanı ve henüz gelmemişti işte.

Sabrı öğrendim zannettiğim seneler dolmamısti belli ki.

Her istediğimiz her istediğimizde olmazdı. Öğrenmem için daha çok sınanmaya ihtiyacım vardı.

Ve elbette her şeyin başı sağlıktı.