27 Temmuz 2014 Pazar

yirmi yedi : açmayın dedeler

5 haziran 2000. Anneannemin evinde yere serdiğimiz sofrabezi üzerinde petibor bisküvi yiyoruz. Heyecanlı bir bekleyiş. Büyük ailemize yeni bir fert katılacak.

11 yaşındayım. Okulumuzun veda partisi gösterilerine hazırlanırken annem çalışmayı bölmüş öğretmenimden izin almış ve apar topar beni anneanneme bırakmış. Kardeşim nerde hatırlamıyorum.

O güne dair sadece petibor yediğimiz sahne aklımda.

Büşra. 5 ya da 6 yaşında.

Çok alakasız bir anda bana "elif sen diğer dedeni hiç gördün mü" diye soruyor. Şu gün bile bu soru beni şaşırtıyor. Belki annesinin bile nerde ne yaptığını bilmediği adamı O merak ediyor. "Benim dedem öldü" diyorum. Küçücük yaşına rağmen uzaklara bakabiliyor ve "benimki nerde acaba nasıl biri" diye iç çekiyor.

Belki de bu yüzden tek anımızın bu olduğu büşra benim için hep çok hisli bi çocuk.

Çünkü zannediyor ki tüm dedeler bizimki gibi sevecen. Tüm dedeler torunlarını toplayıp bakkala gider ve tüm reyonları eve taşımak için kasaya doldurmalarını mutlulukla izler. Tüm dedeler güreşir. Kafa tokuşturur. Burun sıkar. Çok sever. Çok sevilir. Zannediyor ki tüm dedeler böyledir.

Ama bir yandan da zannediyor ki dedeler her hatayı kabullenir. Zannediyor(muş)ki (meğer) dedelerin kalbi acımaz acısa da geçer.

Geçmez.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder