10 Aralık 2017 Pazar

158

 Dünyanın en büyük tembellik örneğini şu anda sergiliyorum muhtemelen   Zira Sesle yazdırma tekniğini kullanarak bir blog yazısı yazıyorum. Tabi ara ara durdurup muhtemelen hatalarını düzeltmek zorunda kalacağım ama en azından yazmaya üşenip yarısında bırakmam diye düşünüyorum.

Bana burada en sevdiğim şeyler neler diye soracak olsanız muhtemelen ilk olarak Mintli dondurma  Orjinal magnolia  Potbelly sandviç ve muhtemelen çıtır peynirleri derim. Aklıma sadece yemeklerin geliyor olması  muhtemelen gelmeden önce ben oralarda ne yiyecem diye kara kara düşünmüş olmamdandır.  Hamile kaldığımı öğrendiğim günden beri adamakıllı bir düzenle yemek yapmadım çünkü.  Türkiye'de iken yemek Faslını geçiştirmek buraya göre daha kolaydı hazır gıdalara güveniyordum ya da dışardan daha rahat yemek yiyordum. Fakat burada dışarda yemek yiyebildiğim  mekanların kısıtlı olması hazır gıdalara yönelemiyor olmam  Beni sevdiğim yemeklerin ve iyi diye bildiklerimin listesini yapmaya itiyor sanırım.

Brynt parkın  buz pateni pisti,  akşam sahilde yapılan yürüyüşler,  sokaklarda rahat rahat konuşabilmek zira kimse türkçe bilmediği için insan ister istemez rahat oluyor,  tanıdık tanımadık herkese selam veren insanlar, Times meydanı sevdiğim diğer şeyler.

Ama en çok sevdiğim şey türkiye'ye olan uzaklığı maalesef. Çünkü bunu çok istemiştim.  Size de oluyor mu bilmiyorum ama o kalabalık tantana insanın üzerindeki insanları mutlu etme zorunluluğu hissi beni çok yormuştu.  Bu yüzden bu uzaklık bana çok iyi geldi.  Bu yazıyı okuyan yakınlarımın  alınganlık yapmamasını umuyorum.  Ama kimseyi dinlemiyor olsam da inatla bana akıl verilmesinden hiç hoşlanmadığım için burada oğlumu dilediğin gibi yetiştirebiliyor olmak bana inanılmaz iyi hissettiriyor.   Akıl veren insanların genelde tanımadığım Sokak teyzeleri oluşu da ayrı bir tuhaflıktı gerçi.  Burada değil birinin çocuk yetiştirmesi konusunda fikir beyan edebilmek bir başkasının çocuğuna dokunamıyorsunuz bile bence inanılmaz güzel bir uygulama.

Hafta sonlarını sadece Çekirdek ailemle geçirmek bana iyi geliyor.  Çünkü dediğim gibi kalabalık ortamları sevmeyen bir insan olduğum için sakinliği  özlemişim.

 Mutfaktan çağrılıyorum ve yine Yazıma devam edemiyorum.

7 Kasım 2017 Salı

Yüz elli altı

Bir kitap yaZmayı çok isterdim sanırım. Sırf bir şeyin altında imzam olmuş olsun diye belki. Seneler önce 1 gün süren gazetecilik deneyimim de bu yüzdendi. Bir haberin altında ismimi görmek. Nasıl heyecanlı başlayıp nasıl hayal kırıklığıyla tamamlamıştım günü. Anlatsam ağlardınız. Ya da belki ağlamazdınız. Ben ağlamadım sonuçta. Ama çok kırıldım.

Hayatım bıyunca o kadar çok şeye kırıldım kırılıyorum ve muhtemelen kırılacağım ki. Bir kitabım olsa ilk cümlesi muhtemelen "kalbimi kırdın pişmiş kelle" olurdu.

Ruhumun yorgunlukta çığır açtığı, geleceğe dair tek bir plan dahi yapamadığım, günüm basıl başlıyor nasıl bitiyor farkında bile olmadığım bir dönemdeyim. Canım uyumak da uyanmak da istemiyor bu ara. Depresyonda değilim, onu bile istemiyor canım :)

Size de olur mu bilmiyorum ama dönem dönem kimseyle görüşmek istememe durumu yaşanır bende. Yine öyleyim. Kimseyle görüşmek konuşmak istemeyip kendi evimde kendi çekirdek ailemde kalayım istiyorum bi müddet.

Yine böyle derin düşüncelere dalmışken elinde kaşık koşa koşa geliyor yanıma evimizin turşusu. Yenek yapmış yine. Yine! Sabahtan akşama kadar uyanık olduğu zamanın 4te 3ünü hayali yemekler yaparak geçiriyor. Kalan 4te birlik zamanını ise, oyuncak süpürgesiyle evi süpürmek, oyuncak ütüsüyle ütüleri yapmak şeklinde değerlendiriyor. Gelin adaylarına duyurulur.

3 Kasım 2017 Cuma

Yüz elli beş

Hayatımın en mutlu zaman dilimini sorsalar; hamilelik diyebilirim. En çok güldüğüm zaman dilimiydi. Hamilelik samırım bende kafa yaptı. O kadar olur olmaz her şeye gülüyordum ki "bu çocuk tüm zekama el koydu" diyordum. Zekayı bilemem de beynime ket vurdu garanti. Artık hiçbir şey eskisi değil. Kafam hiçbirşeyi almıyor. Zihnim o kadar düğüm düğüm ki yeni taze bilgilere yer açamıyor gibiyim. Umarım bu durum herkeste böylefir. Ve daha çok umarım ki bu durum geçicidir.

Bu arada geçtiğimiz günlerde farkettim ki bende hamile düşmanlığı var. Şöyleki "ama ben hamileyim"cilere kıl oluyorum. Acaba ben bu süreci çok rahat geçirdiğim  için mi bilmiyorum ama hamileliği koz olarak kullanmayı hiçbir zaman anlayamıycam. Bi arkadasıma ütü için yardım teklif ettiğimde "hamileyim ben elif hadts değil" demişti. Onu ancak hamile kalınca anlamıştım.

Niye bilmem gece gece aklıma hamileliğim geldi işte.

15 Eylül 2017 Cuma

Yüz elli dört

Söze nereden ve nasıl başlayacağımı bilmeden, içimden attığım çığlıkları kelimelerle buluşturma kararı almışken bunu daha fazla ertelemek istemediğim için aceleci tavrımla klavyenin başına oturduğumda saat tam olarak 18.37.

Eşimin gelmesine yaklaşık olarak 23 dakika var ve oğlum henüz 5,5 aylık olmasını göz ardı ederek parke üzerinde kendini kaydırmak kaydıyla ulaşmak istediği dolaplara ulaşarak küçücük boyuna bakmadan karıştırma eylemini erken yaşına aldırmadan gerçekleştirmeye çabalıyor. Bense; yemek yapmamış, evi toplamamış ve dahi tezi için araştırmalar yapmamış biri olarak bu manzara karşısında inanılmaz şekilde rahatlığımı sürdürüyor ve parmaklarımı klavye üzerinde dans ettirmeye devam ediyorum.

Yakın geçmişimizde yer alan çalışan annelere günümüzde eklenen okuyan anneler takımının asli üyelerinden biri de benim.

Dağınık ve tembel ruhuma önce evlilik sonrasında çalışma hayatıyla beraber sürdürülen evlilik yeterince ağır gelememiş olacak ki bu ikisine bir de üçüncü olarak öğrenciliği  eklediğimde henüz 11 aylık evliydim. bir koltuğa üç karpuz sığmaz felsefesiyle çalışma hayatımı arkamda bıraktığım günün hemen ertesinde hamile olduğumu öğrenmiş olmam ise, allahın bana "sana üçlemeler yakışır" mesajıydı muhtemelen. Evet; artık hem bir öğrenci, hem bir ev hanımı hem de bir anne adayıydım.

Uzun uzadıya hamilelik serüvenimi yazmak niyetinde olmadığım gibi (en azından şimdilik) ben daha çok doğum sonrası kendime eklediğim sıfatlardan, ve tabii kimliklerden bahsetmek istiyorum. Örneğin;


---ne güzel yazmışım 23 aralıkta. Keşke devam etseymişim.

20 Ağustos 2017 Pazar

Yüz elli üç

Atlet giymiyor, sen anlamıyorsun üşür.
Rüzgar çarpacak.
Çorapsız çocuk gezdirilir mi?
Ortopedik ayakkabı giymeden çocuk mu yürütülür.
Böbreklerini üşütecek.
Yemiyorsa peşinde dolanacaksın.
Aç bırakma çocuğu.
Kilo aldıracak şeyleri zorla yedir.
Çok zayıf, yedirmiyor musun?
Kanguruda mı taşıyorsun hala, artık büyüdü.
.....
.....

Birisi de çıkıp "helal olsun be, tek başına büyüttün çocuğunu, kimseden bir yardım istemedin" demiyor.
Bu yüzden insanları sevmiyorum.
Bu yüzden herkesten uzaktan olduğum için mutluyum.


Doğum yaptığım günden beri yalnızım.

Ama çorap giydirmediğim için, yemek yesin diye peşinde gezmediğim ya da burnunu sıkıp zorla yedirmediğim için "iyi bir anne" değilim.

İlginç.

İsteyen bu yazımı üzerine alınabilir.

11 Ağustos 2017 Cuma

Yüz elli iki

 Ruhumu oymuşlar da içinde küçücük minicik bi boşluk oluşturmuşlar sanki. Çıplak gözle baksan göremezsin. Ama içten içe soğuk vurduğunda titrersin. Ufacık rüzgarda diş çürüğü gibi sızlar sanki. Hani ağrımaz da minicik bi üfürükte yakar soğukluğuyla gibi. 
Velhasıl. Kalbim kırık yine. Elle tutsam tutamam sebebini. Ama baksam avuçlarıma bir sürü cam kırığı. Anlat desen anlatamam. Ama acıtıyor işte. 
Hayat garip derim sürekli. Yine tekrarlıyorum. Hayat garip.  kimse senin olmadığı gibi sen de anne baban dışında kimsenin değilsin. Kimseden bi parça değilsin. Umarım oğlum benim gibi; insanların gülüşündeki belkilere umut bağlamak yerine, kimseden olmadığı bilinciyle, beklentisiz, mutlu ve huzurlu büyür. 
İçimden gelmeyenleri bir kenara bırakarak yaşamaya çalışalı çok oldu. Ama bazen küçük anlar bile olsa sözlerin içtenliğine inanmak istiyorum. Sonrasında üzülen yine ben oluyorum. 
Dediğim gibi. Ben yaşadım ben yaşarım, oğlum yaşamasın oğlum bilmesin oğlum üzülmesin. Tek dileğim. Her anne gibi. Güzel gözlerine hüzün kalbine boşluk değmesin.
Aslına bakarsan ben böyle böyle güçlendim. Bebek arabamı yerden kaldırması için taksiciden yardım beklememeyi bile eşim çok uzaklara gittiğinde yalnız kalışımla öğrendim. Oysa ne basit mevzu. Yine de aslında tüm özeti hislerimin. 
22.10- 10 Ağustos 2017- bahçeşehirdeki küçük evim

18 Ocak 2017 Çarşamba

yüz elli

Bir çocuk sahibi olmak, onu hep olduğu anda tutmak arzusuyla yanıp tutuşmakmış meğer. Artık oğlunun lekeli badisini bile 10 yıl saklayan anneleri daha iyi anlıyorum. Sakladığın her bir parça eşyası yıllar sonra seni o ana geri getirecekmiş gibi sanki.

Hiç büyümese ama öte yandan da "2 yaşında nasıl görünecek acaba" merakı. Hrp küçücük kalıp göğsümde uyusa ama diğer yandan "okula başladığı günler gelecek mi" düşüncesi.

Anne olmak, baba olmak, olduğun zamanla yetinememek, zamanı yettirememek, günler geçir giderken hızına yetişememek ama aynı zamanda zaman hiç geçmesin istemekmiş.

Nasıl da hızla büyüyor güzel boncuğum. Bebeklik dönemi neden bu kadar kısa? Özleyelim ve daha çok çocuk yapalım diye mi :)